Zonguldak’ın Kelebeği Varsa Soma’nın da Çizmeleri Var

Zonguldak’ın Kelebeği Varsa Soma’nın da Çizmeleri Var

1940’lı yıllardaki Zonguldak’ı anlatan Kelebeğin Rüyası’ndan otuz yıl sonrasına denk gelir benim yaşamım. 1970’ler ve sonrasıdır hatırladıklarım…

p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.5px Garamond} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.5px Garamond; min-height: 12.0px} span.s1 {letter-spacing: -0.2px}

ocukluğum ve lise yıllarım kara elmas diyarı diye de bilinen, Zonguldak’ın Kozlu ilçesinin Taşbaca Mahallesi’nde geçti. 1970’lerde Kozlu’da meydana gelen maden faciaları veya diğer iş kazaları sonucu çalan ambulans sirenleri hâlâ kulaklarımda. Bilirdik yine bazı ocakların söndüğünü; musibetin bize veya yakımıza da değmesinin sürpriz olmayacağını. Maden bölgesinde yaşayanlar kendi ocaklarında veya yakınlarındaki can kayıplarının acısında ortaklar.


Maden işletmesinin yerin yüzlerce metre aşağılarında bulunan kömür ocakları ve dışarıda da farklı iş kolları vardı. Ocakta en ağır işleri yapanlar arasında bir ay çalışıp bir ay dinlenen “münavebeli işçiler” vardı. Bunlara ‘kazmacı’ denirdi. Kazmacılar, Almanya’daki Türk işçileri gibi, Zonguldak’ın en alt tabakasıydı. Münavebeli işçi statüsünde olanlar köylerinden ve ailelerinden uzakta, iş yerlerine yakın yerlerdeki işçi yurtları olarak adlandırılan yatakhanelerde kalırlardı. Madende çalışanlar, dışarıda çalışanlardan daha fazla para alırlardı ama can güvenliği endişesi ve sağlık sorunlarıyla iç içe bir yaşam sürerlerdi.


Madenciler, Marks’ın “emeğin ayrışması” tanımlamasını doğrularcasına yaptıkları işe göre işçi, çavuş, başçavuş gibi statülere ayrılmıştı. İşçilerin kendi aralarındaki hiyerarşik sıralanışının üzerinde tekniker, mühendisler, başmühendisler, müdürler, bölge müdürlerinden oluşan farklı bir silsile yer alıyordu. Her kategori “kast sistemi”ne benzercesine keskin sınırlarla ayrılmıştı. Statü farkları; maaşları, lojman kalitesini, servis araçlarını, ikramiyeleri ve diğer avantajları da hiyerarşik bir düzen içinde belirliyordu. Statüler arasında geçiş vardı ama bunu sağlayacak fırsatlar sınırlıydı. Üst statülere tırmanmak ise olağanüstü bir şeydi.


Vardiya saatlerinde işçiler akın akın ya işlerine giderler ya da işlerinden dönerlerdi. İşçilerin gidişleri enerjik, dönüşleri ise yorgundu. Yüksek sesle konuşmaları yansırdı geçtikleri yerlere. İş çıkışı saatini beklemeyip duşlar kapalı olduğu için temizlenmeden, iş kıyafetleriyle simsiyah kömür tozlu yüzleri, ellerinde sigaraları ve omuzlarında sobada yakacakları ağaç parçalarıyla evlerine dönenleri hâlâ hatırlarım. Bunların işten kaçtıkları bilinirdi ama bu yüzden hiçbiri ayıplanmazdı.


Mahallemiz yukarıda, maden işletmeleri ve maden kuyuları ise aşağıda kalırdı. Kuyuların asansörlerini çalıştıran makaraların dönüşü gözlerimin önünden silinmedi. Makaralar dönüyorsa, işçi sevki vardır; sıfır noktasından yerin yüzlerce metre derinliklerine veya derinliklerden sıfır noktasına. Havalandırma bacalarının gürültüsüne alışmıştık ve bu gürültü her yerden duyulurdu.


Ambulans sirenleri bir facianın habercisiydi. Ya göçük olmuş, ya grizu patlamış ya da başka bir iş kazası olmuştur. Ambulansı mahalledeki hastalar bilmezdi; hem bilse bile ne yazardı. Şimdi bile çizmeyi çıkartayım mı diyen kazazedenin olduğu bir toplumda işçi veya hasta haklarından söz mü edilirdi? Sise ve yaz kış kömür tozunun kokusuna alışmıştık.


Behçet Necatigil’in Zonguldak M. Çelikel Lisesi’nde öğretmenlik yaptığı 1940’lı yılların ardından yaklaşık yetmiş beş yıl geçti. Madenlerin büyük bir kısmı özelleştirildi. İşçilerin gelirleri eskiye oranla daha da kötüleşti.


Eskiden Zonguldak’a Almanya muamelesi yapılırdı; kent umut kapısıydı; hem yerlilerin hem de Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi işçileri ile Ağrılıların, Karslıların, Erzurumluların ve Erzincanlıların.  Zonguldak ekmek ve umut kapısıydı. İsteyen okur, istemeyen ise işçi olurdu. Seçenek sınırlıydı ama insanlar günümüzün koşullarıyla mukayese edildiğinde yokluğa bu kadar da mahkûm edilmemişti. Göç alan Zonguldak, sonraları göç vermeye başladı.


Fındık bahçeleriyle ve akasya ağaçlarıyla süslü olan, size göre yaşanmaz, bize göre ise yaşamımızda çok önemli bir yere sahip olan mahallelerimiz ıssızlaştı. Önce bir oda bir mutfakla başlayıp, sonra iki oda bir mutfağa dönüşen, imkânı olanların ise son aşamada üç oda bir mutfak ile bir salona dönüştürdükleri, size göre gecekondu, bize göre ise “saray yavrusu” olan evlerimiz terk edildi; yıkıldı. Statü sembolü olan televizyon antenlerimiz yok oldu. Özenle koruduğumuz erik ağaçları çürüdü; ayakta kalanların erikleri dallarında çürüyor, bakan yok. Dut ağaçlarına pekmez yapma cesaretiyle yaklaşan anneler ve babalar kalmadı. Kelebeğin rüyası da yine sona erdi.


Zonguldak Kelebeğin Rüyası’yla tekrar hatırlandı. Zonguldak’ta kara elmasa dayalı hayat devam ediyor. Madenlerin büyük bir kısmı özelleştirildi. Çocukluğumuzda hayran olduğumuz işletmeler, lojmanlar, parklar, tenis kortları ve spor alanları bakımsızlaşmış; çoğu da terk edilmiş. Özel şahıslar ve işletmeler söz konusu yerleri ucuza kapatma peşindeler.


Benim Zonguldak’ta yaşadıklarımın Soma’da da karşılığının olduğunu biliyorum. Kelebeğin Rüyası’nın da Soma’da bir karşılığı var artık. 13 Mayıs 2014’te meydana gelen faciadan sağ kurtulan genç maden işçisinin ambulansın sedyesine uzanırken, sedyenin kirlenmesinden çekinerek “çizmelerimi çıkarayım mı?” diye sorması. Zonguldak’ın kelebeği, Soma’nın da çizmeleri var artık. Şimdiye kadar Türkiye’nin en büyük maden kazası olarak tarihte yerine alan faciadaki şehit sayısının 301’e çıktığı açıklandı.


Bizde âdettendir: Kazalar olur, birkaç gün konuşulur ve unutulur. Sektördeki sorunlar, eksiklikler ve yapılması gerekenlerle ilgili adımlar atılmaz. Soma’daki faciaya baktığımızda bu kötü tutumun devam ettiğini görüyoruz. İhmaller, eksiklikler, yanlışlıklar sıralamasındaki maddeler uzayıp gidiyor. En temel ve basit önlemler bile alınmamış. Taşeron sistemi, kaçak işçilerin çalıştırılması ve vardiya değişiminin yanlış yapılması facianın boyutlarını derinleştirdi.


Türkiye’de günümüze kadar maden ocağı kazalarında üç binden fazla kişi yaşamını yitirdi. Raporlar, üretilen kömür başına meydana gelen can kaybında Türkiye’nin ön sıralarda olduğunu gösteriyor. Dünyanın ilk iki büyük kömür üreticisi olan Çin ve ABD’de meydana gelen maden kazalarındaki kayıplar Türkiye’deki kayıpların yanında çok küçük kalıyor.


Faciadan kurutulup sedyeye yatırılan evli ve bir çocuk babası olan Murat Yalçın kadar, ezilmişliğimizi anlatan başka biri çıkmadı bugüne kadar: “Çizmemi çıkarayım mı?”

Çizmelerimizi çıkarmayalım; korkularımız ve küçük, zavallı çıkarlarımızdan oluşan ağır zincirlerimizi kıralım yeter!