TIP ETİĞİ AÇISINDAN GÖÇ VE SAĞLIK

TIP ETİĞİ AÇISINDAN GÖÇ VE SAĞLIK

TIP ETİĞİ AÇISINDAN GÖÇ VE SAĞLIK

Dünyanın farklı coğrafyalarında, geçmişten günümüze farklı nedenlerle toplu göç ve mültecilik her zaman varolmuştur. Günümüzde hemen sınır ötesinde yaşanan savaş nedeniyle ülkemiz büyük bir kitlesel göçten etkilenmiştir. Bu durum ekonomik, insani ve kültürel açılardan birçok değer sorunu yaratmıştır. Tıp Doktoru ve Kamu Yönetimi Uzmanı kimliğimle konuyu tıp etiği açısından göç ve sağlık özelinde ele almak istiyorum. Ülkemizde Polio çocuk felci gibi bazı önemli hastalıkları yok etmişken yeniden patlayan vakalar, kötü yaşam koşullarından tetiklenen bazı hastalıklar, kayıtlı ve kaçak göçmenlerin kültürel, dilsel farklılıkları, mültecilerin sağlık problemlerinin çözümünü güçleştirmektedir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin bu insanlık dramına duyarsızlığı, insan ticaretinin artması, çocukların hemen çözüm bekleyen eğitim hakkı gibi sorunlarla ülkemiz kendi olanakları ile acil çözümler üretmek zorunda kalarak yüzleşmiştir.


Göç, insanlık tarihinde önemli konulardan biridir. Göç tanımlamaları coğrafya ve kültürel bağlamda uzaklık kavramlarını, göç nedenini ve yeni yerleşilen bölgedeki geçirilen zaman süresi gibi kavramları içerir. Toplumbilim açısından göç eden kimse, toplumdaki yeni koşullara uyum sağlarken, yaşadığı topluluğu değiştirmektedir. Geride bırakılanların hatırası ve izleriyle gelinen yere ve “ yerlilere” uyum çabası ve tabii yerlilerin gelenlere kem bakışıyla, dolayısıyla “yabancı”ların karşılaşmasıyla göç, temel insani ve toplumsal sorgulamaları beraberinde getiriyor. Göç etmek, insanların, ailelerin, toplulukların biyografileri açısından çok sarsıcı bir deneyimdir. Eski dönemlerden beri varolan göç olgusu günümüzde, menzilini olağanüstü artırmış, hızlanmış ve kitleselleşmiştir. “Göç, kapitalizmin “dinamizminin” ve o dinamizmin yol açtığı eşitsiz gelişmenin önemli bir sonucudur. 


Türkiye’de son dönemde komşu ülkedeki savaş nedeniyle yaşanan sınır ötesinden dev göç dalgası dışında daha az sayıda olmakla birlikte, her dönemde köylerden kentlere doğru bir hareketlilik yaşanmıştır. Sosyal sistemin bozulan dengelerini tekrar sağlamak için ortaya çıkan bir mekanizma olarak görülebilen göç olgusu, geniş kitleleri kapsamaya başladığında her zaman yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Genel olarak ekonomik, toplumsal- kültürel ve siyasal sonuçlar olarak değerlendirilen göç olgusunda olumlu ve olumsuz nitelikte olanları bir aradadır. Ancak ülkemizde son dönem ani ve aşırı dış göçlerden etkilenen kentlerde, kentleşme ile ilgili her konunun (eğitim, sağlık, çalışma ilişkileri..) sorun olarak ortaya konuluşundan anlaşılacağı üzere “olumsuz” nitelikteki sonuçlar ağırlıkta gözükmektedir. 


İnsanlar hem “toplumsal” hem “kültürel” yaratıklardır. Göç olgusunun, yeni gelenlerle kent topluluğu arasındaki kültürel farklılık nedeni ile kentte uyumsuzluğa ve örgütsüzlüğe yol açacağı varsayılır. Göç “kök”leri koparır, toplumsal örgütsüzlüğe, toplumsal düzenin alt-üst olmasına, uyumsuzluğa, acı ve ıstıraba, hatta “günahkarlığa” yol açar; “geleneksel sınırları” ortadan kaldırır. Bu çerçevede göçmenler kentle bütünleşememiş, marjinal bir kesim oluştururlar. Bunlar kentteki yaşamlarını “kentlileşemeyen köylüler” veya “sahte kentliler” olarak sürdürürler. Kentteki değişiklikleri benimsemeyen, kırsal yaşam tezini sürdürmeye çalışan, kırsal inanç ve değerlerini koruyan yeni yaşama direnen, baş kaldıran bir grup oluştururlar. Göçle birlikte toplumsal ilişkiler de değişir. Göçmenler daha önce hiç bilmedikleri bireylerle yeni ilişkilere girmek zorunda kalırlar ve eski ilişkilerin önemi ve içeriği de değişime uğrar. Göç kökleri kopardığı için göçmenler, yerleşik olanlardan daha güvencesiz olduklarını düşünürler. Bu duygu onları daha fazla çalışmaya ve birlikte davranmaya iter. İş olanağı bulamayınca marjinal öfkeli ve birlikte göçtüğü topluluğa bağlı bir kitleye dönüşür. Çok sayıda insanın can kaygısıyla, aniden ve kitlesel göç etmesinin yarattığı baskıyla karşılaşan  kentlerimizde, gecekondulaşma, istihdam, altyapı, sağlık ve eğitim alanlarında kendi sorunlarını çözmek için yeterli kaynakları sağlayamamışken, büyük göç dalgası tüm sorunları katmerlendirmiştir.


p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'; min-height: 13.0px} span.s1 {letter-spacing: -0.6px}

Göçün olumsuz etkileri bazı yaşamsal alanlarda vahim sonuçlar doğurmuştur. Ekonomik ve toplumsal yapının doğal sonucu olarak ortaya çıkan köyden kente göç yanında, Güneydoğu’daki sınırımızdan milyonlarca insan savaş nedeniyle ülkemize göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu ortamın yarattığı “hızlandırılmış” göç kent merkezlerine yeni bir yığılma biçimini ortaya çıkarmıştır. Bu bir göç sorunundan öte bir kentleşme felaketi, bir çevre felaketi, bir insanlık dramına dönüşmüştür. “Normal” göçün travmatik etkileri giderilemezken, bu “deli” göçle gelen insanlar, günübirlik yaşayabilen, geleceğe ilişkin hiçbir güvencesi olmayan yığınlar halinde en temel insan haklarının (gereksinimlerinin) çoğundan yoksun yaşamaya çalışmaktadırlar. İnsan haklarının en başta geleni olan yaşama hakkının sağlanmasında güçlükler yaşanmaya  başlamıştır. Kısa vadede kendini gösteren en acil sorunlar sağlık alanında da yaşanmaya başlamıştır. “Bir toplulukta sağlık ve hastalık kavramıyla ilgili görüşler o toplumun kültürel, coğrafi, ekonomik değerlerinden etkilenir”. Sağlıklı yaşam hakkını bile düşünemeyecek kadar açlığa ve soğuğa karşı günlük yaşam mücadelesinin yaşandığı göç kamplarında yine de olanaklar ölçüsünde çözüm sağlanırken, kaçak göç eden mülteciler arasında öncelikle çocuklar olmak üzere, önlenebilir hastalıklardan, açlıktan ve soğuktan ölümler yaşanmaya başlamıştır.

p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'; min-height: 13.0px}


Etik (Ahlaki Değerler Felsefesi), insan eylemlerine ilişkin “iyi-kötü” tanımlamalarını yapar. Günümüzde etik, soyut bir iradeye göre yapılan “iyi” tanımlarının ötesinde, alanını genişletmiş ve yeni kavramlar geliştirmiştir. İnsanlığın daha “insani” yaşamalarını sağlamaya, ve her bireyin insansal olanaklarını geliştirmeye yönelik eylemlere göre “iyi - kötü” tanımları yapılmaya başlanmıştır. Gelişen toplumsal, teknolojik, ekonomik dinamiklerle bütün insanlar için eşit haklar ve fırsatlar, sağlık ve eğitim hakkı, konut hakkı, çalışma hakkı gibi temel insan hakları zemininde, etik kavramların ışığında “iyi-kötü” değerlendirmeleri yapılmalıdır. Çünkü, yaşam niteliği ve insan eylemlerine  ilişkin iyi - kötü tanımları etiğin kapsamındadır. Etik alanının sağlık politikasıyla ilgili bölümü Sağlık Etiğini, tıp etkinliği içindeki uzantısını ise Tıbbi Etik oluşturur. Sağlık Etiği, sağlıklı yaşama hakkı zemininde, insanların gereksindikleri oranda ulaşabileceği sağlık hizmetleri sunumunda adalet, eşitlik hakkaniyet, yararlılık gibi etik ilkeler ışığında etik değerlendirmeler yapar. Göç nedeniyle sağlık hizmetlerinin sunumundaki yetersizlikler, tedavi olanaklarının kısıtlılığı, hasta - hekim ilişkisinin kurulmasındaki eksikler gibi sağlık sorunları  Sağlık Etiği ve Tıbbi Etiğin kesişim kümesi içinde değerlendirilebilir. 


Göç alan kentlerde sağlığı olumsuz etkileyen faktörler aynı hanede çok sayıda ailenin yaşaması, yaşanan olağanüstü durum ve şiddete bağlı gelişen ruhsal bozukluklar, iyi beslenememe, ısınamama, temizlik koşullarının sağlanamaması, içme suyunun yetersiz ve temiz olmaması, atıkların düzenli tahliyesinin sağlanamamasıdır. Tüm bu olumsuz faktörler, işsizlik, yoksulluk ve kötü çevre koşulları ile salgın hastalık patlamasına neden olmaktadır ve günümüzde sorun olma yan hastalıklar yeniden sorun olarak can almaya başlamaktadır. Bu olumsuz faktörlerin düzeltilmesi açısından, etik kavramının önemli bir temel taşı olan “sorumluluk” öğesinin hizmet sunumu yönüyle tek bir kuruma yüklenemeyeceğini ya da üstlenilmediğini görüyoruz. Toplum sağlığı boyutuyla üstlenen sağlık merkezlerinin sorumluluğu artarken, birçok faktörün etkisiyle işlevsizleştiğini görüyoruz. Sağlık merkezleri, aile hekimleri yoğun göç dalgası yaşanan kentlerde hizmet verdiği nüfusun düzenli kayıtlarını tutamamakta, risk altındaki nüfusun sorunlarını saptayamamakta ve hizmetle ilgili değerlendirmeler yapamamaktadır. Bu durumda öncelikle koruyucu sağlık hizmetleri verilmesi gerekirken daha çok poliklinik hizmeti sunmaya başlayarak asıl işlevinden uzaklaşmaktadır. Sağlık hizmetlerinin çoğu yetersiz düzeyde verilmekte ve bundan en çok kadın ve çocuklar etkilenmektedir. Aşılama oranları özellikle Güneydoğu’da göç alan merkezlerde her geçen yıl düşmekte ve personel yetersizliği sorun olmaktadır. Güvenlik nedeniyle vektörle mücadele yapılamamakta, bulaşıcı hastalıklar artmaktadır. Güvenlik ve dil çoğu zaman en büyük sorun olarak bu ilişkiyi etkilemektedir. Herhangi bir sağlık güvencesi olmayan bazı kaçak göçerler, muayene olduklarında da ilaçlarını alamamakta ya da tedaviyi tamamlayamamaktadırlar. Böylece, taşıyıcıların oranı yükselmektedir.

p.p1 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'} p.p2 {margin: 0.0px 0.0px 0.0px 0.0px; text-align: justify; line-height: 12.0px; font: 10.0px 'Myriad Pro'; min-height: 13.0px}


Dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda yapılan, göç ve mental sağlık arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok araştırma, özellikle mülteciler arasında psikopatoloji oranının artmış olduğunu göstermektedir. Genelde olağandışı koşullarda yaşayanlarda ruhsal sorunların gelişmesi beklenebilir. Olaylardan hemen sonra ilk bir ay içinde başlayan ve biten sorunlar ruhsal hastalık olarak görülmez, bunların olağandışı koşullara verilen olağan tepki olduğu kabul edilir ve bozukluk denilmez. Olağandışı koşullarda yaşayanlarda ruhsal bozukluklar ilk altı ayda çıkabildiği gibi altı aydan sonra kimi zaman yıllar sonra da görülebilir. Olağandışı koşullarda yaşayanlarda görülen stres bozuklukları, panik, ölüm korkusu, duygusal tepkisizlik, bellek bozukluğu, alkol- uyuşturucu bağımlılığında artış, düşmanlık ... gibi ruhsal yakınmalar şeklinde ortaya çıkar. 


Sağlık, biyo-psiko-sosyal iyilik hali diye tanımlanmaktadır. Göç ise, bireyleri ve toplulukları biyo-psiko-sosyal yönlerden etkilemektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, insanların sağlık düzeyini etkileyen sosyo ekonomik durum, eğitim, ırk, kültür gibi faktörlerin yanında göçler önemli bir etken olarak saptanmaktadır. Bu etkenlerin hepsi ayrıca birbirini çok yönlü etkileyerek sağlık düzeyini belirlemektedir. Ülkemizin göç alan kentlerinde önlenebilir hastalıklar yüzünden bebek ölüm hızları yükseliyorsa, bağışıklama yapılamıyorsa, açlık, barınma sorunu öldürüyorsa bu vahim bir tablodur. Gerek genel olarak, gerek sağlık açısından, sosyal politikalar da hızla gözden geçirilmelidir. 


Evrensel olarak insanlık, uluslararası kuruluşlar, bu önemli göç sorununun farkında olmalı ve çözümü için hep birlikte uğraşılmalıdır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin ilgisiz kalmayı tercih ettiği bu karmaşa ortamında, sorunların temeline inilememekte ve olumsuz sonuçların katlanılabilir boyutlarda tutulması için anlık çözümler üretilmeye çalışılırken çözümsüzlük yaşanmakta, zaman, para ve en önemlisi “insani değerler” yitirilmektedir.