Geçen yıl tüm dünyayı etkisine alan resesyondan çıkış sürecinde, ülke ekonomileri gittikçe farklılaşan politikaları ve performansları ile dünya gündeminde farklı yorumlar ve tartışmalar yaratmaya devam
Sertaç Kantarcı : sertac@ekonometri.com.tr
Geçen yazımızda bu farklılaşmaya ülke bazında değinmiş ve komşumuz Yunanistan’ın ekonomisinde yaşanan zorluklar üzerinde durmuştuk, bu yazımızda da son iki aylık döneme bakarak aynı konuyu güncelleyeceğiz ve ülkemizdeki ekonomik gelişmelere değineceğiz.
Bilindiği üzere küresel krizin başlamasıyla, piyasaları ekonomik durgunluktan çıkarmak amacıyla dünyanın önde gelen ekonomilerinde, merkez bankaları ve hükümetler dev harcama paketleriyle piyasalara likidite sağlamışlardı. Ancak gelinen noktada, izlenen gevşek para politikaları, kamu finansman dengelerini olumsuz etkileyerek, bu ülkeleri ciddi kamu borçları ile karşı karşıya bıraktı. Japonya ve ABD’nin yanı sıra önde gelen euro bölgesi ülkeleri de önümüzdeki dönemde bozulan ekonomik dengelerinin yarattığı bütçe açıkları ve bu açıkların içinde barındırdığı enflasyonist tehlikeler ile mücadele etmek durumundalar. IMF yetkililerinin açıklamalarında, dünya ekonomisinin durgunluğun etkilerinden sıyrıldığı ve büyüme sürecinde ortak politikaların önem kazandığı belirtiliyor.
Öte yandan Yunanistan’da geçtiğimiz yılın son aylarından itibaren dünya gündemini meşgul eden borç krizinin, Avrupa Birliği ve IMF ortak yardım paketi ile çözüme kavuşturulması öngörülüyor. Ancak ülkenin bütçe açığının, gayri safi milli hasılasına oranının yüzde 13’leri aşmış olduğunun açıklanması ve krizin görünenden daha derin boyutta olduğunun anlaşılması, Avrupa Birliği ülkeleri arasında yardım paketi ile ilgili fikir ayrılıklarına yol açıyor. Özellikle Almanya, Yunanistan’ın, kriz ilk ortaya çıktığı dönemde açıkladığı tedbirlere ek olarak bazı tedbirler alması, bunları kararlılıkla uyguladığı konusunda kamuoyunu ikna etmesi gerektiğinin altını önemle çiziyor ve yardım paketinin ancak bu şekilde işlerlik kazanacağını belirtiyor. Söz konusu paketin 45 milyar euro civarında olacağı, gerçekte ise krizin aşılması için gereken miktarın bunun çok daha üstünde olduğu ifade ediliyor ve henüz doğrulanmasa da, ekonomi kulislerinde söz konusu rakamın üç yıl içinde 120 milyar euro’yu bulabileceği ifade ediliyor. Doğal olarak son dönemdeki bu gelişmeler, Yunanistan’ın borçlanma maliyetini daha da yükseltiyor.
Nisan ayının sonlarına doğru Yunanistan’a yardım paketi tartışmaları devam ettiği günlerde, Standart & Poors’dan tüm finans piyasalarının moralini bozan haberler geldi. Kredi derecelendirme kuruluşu, Yunanistan’ın uzun vadeli kredi notunu BBB+’dan BB+’ya indirdi ve görünümünü de negatife çevirdi. Bu şekilde Yunanistan’ın zaten zor olan uluslar arası piyasalardaki borçlanma kabiliyetini imkansız hale getirerek, ülkeyi yatırım yapılamaz seviyeye düşürmüş oldu. Öte yandan Portekiz’in uzun vadeli kredi notunu A+’dan A-‘ye, İspanya’yı ise AA+’dan AA’ya indirdi ve aynı Yunanistan gibi görünümlerini negatife çekti.
Ülkemize döndüğümüzde ise; IMF ile yollarını ayıran Türkiye, 2010 yılına olumlu bir başlangıç yaptı. Sanayinin ve ihracatın canlanması, ekonominin özellikle ilk çeyrekte yüksek büyüme rakamları yakalama ümitlerini artırdı. Nisan ayı başlarında açıklanan şubat ayı sanayi üretimi yıllık bazda yüzde 18.1 oranında artış gösterdi. Ocak-Şubat ayları ortalamasına bakıldığında ise artış oranı yüzde 15.2 oldu. Öte yandan ihracat mart ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 34 oranında artarak canlanmayı teyit etti. İmalat sanayinde ise kapasite kullanım oranının nisan ayında geçen yıla göre artış göstererek yüzde 72.2’ye çıkması ve bu artışın özellikle yatırım malları ve ara malı kalemlerinde olması reel sektörde yatırımların hareketlendiğinin de habercisi, ancak doğal olarak bu ivmenin devamının sağlanması için reel sektöre verilen teşviklerin sürmesi önemli, nitekim ekonomide yüksek büyüme oranları, yeni istihdam olanakları yaratma ve işsizlikle mücadelede reel sektörün katkısı çok büyük, bunun yanı sıra önümüzdeki dönemde hayata geçirilecek mali kural da ülkemizin önümüzdeki yıllarda önünü daha iyi görebilmesi açısından büyük önem arz ediyor.
Büyüme beklentileri, beraberinde küresel kriz ve daralma dönemlerinde geri planda kalan cari açık sorununu da geri getiriyor, aynı şekilde dış ticaret açıklarındaki artış ve yine büyüme dönemlerindeki enflasyonist eğilimler de önümüzdeki dönemin sıkça tartışılacak konuları arasında olacak, bu bağlamda Merkez Bankası da enflasyonla mücadele ve gevşek para politikasından çıkış stratejileri ile ilgili olarak nisan ayı içinde kamuoyunu bilgilendirdi. Yapılan açıklamada Merkez Bankası’nın krizden çıkış sürecinin diğer ülkelerin merkez bankalarına göre daha sade ve kolay olacağı ve bu sürecin kademeli olarak yapılacağı belirtildi, nitekim piyasadaki likiditeyi açık piyasa işlemleri ile azaltmaya başlayan Merkez Bankası, yabancı para munzam karşılık oranını da yüzde 9’dan yüzde 9.5’a yükseltti, ancak euro bölgesi’ndeki gelişmelerin tekrar kriz boyutuna ulaşması ve piyasa faizlerinin yükselmesi ile tekrar piyasaya ihtiyacı olan likiditeyi sağlayarak gerektiği durumda dengeleme işlevine öncelik vereceğinin mesajını vermiş oldu. Bu durumda gevşek para politikasından çıkış sürecinde olası bir faiz artırımının, yılın son çeyreğinde yapılması ancak yıl içinde gelecek enflasyon verileri izlenerek üçüncü çeyreğe de çekilmesi muhtemel görünüyor. Merkez Bankası bu kararını doğal olarak yurt içi olduğu kadar yurt dışındaki gelişmeleri de dikkate alarak verecektir.